Herkesi anlıyoruz, peki kendimizi kim anlıyor?

Günlük hayatın içinde çoğu zaman başkalarını anlamaya çalışarak yaşıyoruz. Birinin neden aramadığını, neden mesafeli davrandığını, söylediği bir sözün arkasında ne olduğunu düşünüp duruyoruz. Bazen saatlerimizi, hatta günlerimizi başkalarının davranışlarına anlam vermeye çalışarak geçiriyoruz. Onları anlamak, hak vermek ve incinmiş olsak bile bir gerekçe bulmak istiyoruz. Peki, bütün bu çabanın içinde kendimize ne kadar yer veriyoruz? Bir ilişkide kırıldığımızda çoğu zaman ilk yaptığımız şey, kendi duygumuzu sorgulamak oluyor. “Acaba ben mi yanlış anladım?”, “Çok mu hassas davrandım?”, “Belki de onun da zor bir dönemidir.” Bu soruların elbette bir anlamı var. İnsan ilişkileri tek taraflı değerlendirmelerle açıklanamaz. Ancak başkasını anlamaya çalışırken kendi hislerimizi sürekli geri plana atıyorsak, burada üzerinde düşünmemiz gereken bir durum var demektir. Çünkü bir davranışın nedenini anlamak, o davranışın bizi incitmediği anlamına gelmez. Bir insanın yorgun, üzgün ya da kendi sorunlarıyla meşgul olması, bizim de o ilişkinin içinde yalnız hissetmediğimiz anlamına gelmez. Birini sevmek, onun her davranışını kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına da gelmez. Bazen anlayış göstermekle kendimizden vazgeçmek arasındaki sınırı fark etmekte zorlanırız. Bu durumun temelleri çoğu zaman çok daha erken dönemlerde atılır. Çocukluğumuzda uslu olmamız, uyum sağlamamız, büyüklerimizi üzmememiz ya da sorun çıkarmamamız beklendiyse, zamanla başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koymayı öğrenebiliriz. Büyüdüğümüzde de benzer biçimde devam ederiz: Herkesi idare eden, herkesi düşünen, ortamın huzurunu korumaya çalışan kişi oluruz. Dışarıdan bakıldığında güçlü ve anlayışlı görünürüz. Ancak iç dünyamızda giderek artan bir yorgunluk birikebilir. Bazen de kaybetme korkusu bizi kendi sınırlarımızdan uzaklaştırır. Karşımızdaki insan üzülmesin, bizden uzaklaşmasın ya da ilişki bozulmasın diye söylemek istediklerimizi içimize atarız. Hayır demek yerine kabul eder, konuşmak yerine susar, kırıldığımızı ifade etmek yerine durumu anlamlandırmaya çalışırız. Bir süre sonra karşımızdakinin ne hissettiğini çok iyi biliriz ama kendimizin neye ihtiyaç duyduğunu açıklamakta zorlanırız. Oysa kendimizi anlamak, bencillik değildir. Sınır koymak sevgisizlik, ihtiyaçlarımızı dile getirmek güçsüzlük, yorulduğumuzu kabul etmek ise başarısızlık değildir. Aksine, sağlıklı ilişkiler kurabilmenin önemli bir parçası, kendi duygularımızı da en az karşımızdakinin duyguları kadar ciddiye alabilmektir. Belki de zaman zaman kendimize şu soruları sormamız gerekiyor: Bir başkasının davranışını anlamaya çalışırken ben ne hissediyorum? Bu ilişkide kendim gibi davranabiliyor muyum? Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimden neleri eksiltiyorum? Bu soruların cevapları her zaman kolay olmayabilir. Çünkü insanın kendine dürüstçe bakması, bazen uzun zamandır alıştığı davranışları sorgulamasını gerektirir. Ancak değişim çoğu zaman tam da bu farkındalıkla başlar. Başkalarını anlamaktan vazgeçmemize gerek yok. Dünyanın daha fazla anlayışa, empatiye ve şefkate ihtiyacı var. Fakat bu şefkati kendimizden esirgeyerek başkalarına sunmak zorunda değiliz. Belki de hayatımız boyunca anlamaya çalıştığımız onca insanın arasında, anlamayı en çok ertelediğimiz kişi kendimiziz. Bu kez kendimize de kulak verelim. Çünkü başkalarının duygularına gösterdiğimiz özenin bir kısmını kendi iç dünyamıza ayırmak da en az onlar kadar önemli.

Mobil sürümden çık