Sayın Nikbay köşesinin başına oturdu. Yeni sayı için yazısını yazmaya başlıyor. Kuracağı her cümleyi kuyumcu titizliğiyle tartacağı terazisi de yanı başında. Bu tartımları yaparken bir noktada dikkati dağılacak ve kendi zihninin labirentlerinde kaybolacak. Yine öyle olacağından adımız gibi eminiz ya, neyse…
Sayın Nikbay, her şeyi birbirine karıştırıp ilgisiz ilgiler kurma ustasıdır. Bir noktada yazdıklarına bakarsınız, sanki yerel bir gazetede değil de varoluşçu bir yer altı dergisinde yazıyor.Gelin, Sayın Nikbay’ın metaforik çöplüğünü bu yazıda biraz karıştıralım.
Örneğin şu meşhur “Şiire Çekiyorum” meselesi… Elinde sihirli bir değnek varmış gibi düşündüğü her şeyi mısraya dönüştürme çabasına ne demeli, nasıl etmeli!? Mahalleli, çöp kamyonları daracık sokaklarda işe gitme saatinde çalışıyor diye isyan ediyor. Adam, ruhum daracık sokaklarda… gibisinden ağıt yakıyor! Her şeyi şiire çekmekten düz yolda yürümeyi unutmuş olmasından bile şüphe duyuyoruz.
Sayın Nikbay’ın dünyasında yağmur yağmaz, gökyüzü hıçkırır. Güneş açmaz, ışık evrenin sinesine imza atar. Biraz mola veriniz bunlara lütfen!Bazen yağmur sadece yağıyordur. Öyle olamaz mı Nikbay? Olan bitenin ilk seçeneğine şans tanıyın biraz da. İstirham ediyoruz tüm okuyucularımız adına. Onda da şüphecidir gerçi. “Beni kimse okumuyor, nasıl olsa,” filan der. “Okuyan olsaydı, yazdığım herhangi bir cümle hakkında bir şey duyardım.” Böyle der, biliyoruz. Sizi öyle iyi tanıyoruz ki Sayın Nikbay!
Gelelim şu “Papatyalar” yazınıza… Papatyalar üzerinden mevsimleri, hüzünleri, elvedaları ve bunun gibi şeyleri anlatmışsınız. Sizi okurken sanıyoruz ki dünya üzerindeki tüm papatyalar sizin için toplandı da kapınıza dayandı. “Bizi de bir metafor yapınız, bizi de bir hüzne bağlayınız efendimiz,” diye sıraya girmişler. Alt tarafı birer çiçektir bunlar! Ama hayır, Nikbay’a göre her taç yaprağı, bir ayrılık provasıdır. Her polen, bir hüzün toz bulutudur. Papatyaları bile depresyona soktunuz sonunda. Kökünden kuruttunuz çiçekleri!
Ya o “Hiç Kimseye Yolculuk” takıntınıza ne demeli? Yıllardır bir yolculuktur gidiyor. Sorarız size! Nereye vardınız, Sayın Nikbay! Navigasyona yazın bakalım “Hiç Kimse” diye. Sizi bir yere götürecekmiymiş? O cihaz hata verecek, bulamayacak öyle bir yer. Bizim için de bulamayacak, sizin için de bulamayacak. E, ne işe yaradı şimdi sizin metaforlarınız? Her yazınızda bir valiz topluyor gibisiniz. Valizinizin içinde imge var, acı var, melankoli var ama bir tane somut öneri yok. “Kişiliğimiz yuvamızdır” diyorsunuz, sonra dönüp o yuvanın çatısını kendi ellerinizle uçuruyorsunuz…
Sizin şu üstten bakışlarınız… Algoritmalara bile ruh dersi vermeye kalkıyorsunuz. “Sevebilirmisiniz?” diye soruyorsunuz bir yazınızda robotlara. Robotun derdi 0 ve 1! Sizin derdiniz ise bu iki sayı arasındaki sonsuz boşlukta kaybolan ruhunuz! Evet, doğru dedik: kendi ruhunuz! Bu kadar çok yan anlamla kendinizi saklamanızın başka bir nedeni kanımızca olamaz!
Sayın Nikbay, bir bakınız artık etrafınıza. Sarıyer’de tapu bekleyen amcalar, emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan teyzeler… Ne diyeceksiniz onlara? Onlar için kuracak bir cümleniz var mı? Sizin bu “soyutlanmış yalnızlıklar” analizlerinizden sıkıldık.
Hiç gelmiyor değil! Bazen aklınız başınıza da geliyor.Tam esnafın sorunlarından bahsedecek gibi oluyorsunuz. Bir an için seviniyoruz. Ama daha yazınızın ortasına varmadan vicdan atlaslarındaki yamalardan filan bahsetmeye başlıyorsunuz. Bırakınız yamaları artık; yırtıksa yırtıktır bir şey. Yırtık olduğunu söyleyip basitçe geçebilirsiniz bunu.
Sayın Nikbay, lütfen geçiniz! Her cümleye bir ayna koymaktan, aynanın içindeki adamı anlatmaktan vazgeçiniz! Bunları görmekten yorulmadınız mı? Kaç yaşına gelmiş adamsınız! Bir gün de çıkınız köşenizden, metaforlarınızı evde bırakınız. İmge kutunuzu kilitleyiniz. Sarıyer sahillerine ininiz, derin bir nefes alıp “çok şükür, sadece yaşıyoruz” deyiniz!
Ya da bir zahmet istifa ediniz! Köşenizden, kendinizden ve benzeri tüm yerlerden…