Kadir Özcan’dan ilk şiir kitabı

kadir_ozcan_siir_kitabi_roportaj_meliha_akay

GiTa Yayınları’ndan çıkan “Adı Sende Kalsın; Kanadı Bende” ilk şiir kitabıyla okurlarıyla buluşan Kadir Özcan, yazar Meliha Akay’ın sorularını yanıtladı. Edebiyat dünyasının yeni kalemi Özcan; “Beni bu kitapla ilk kez tanıyacak olan sevgili okurlarıma, kalbimin en saf köşesinden sıcak bir “Merhaba” demek isterim. Amacım okura damağında şiir lezzeti bırakan, ruhunu dinlendiren samimi bir yol arkadaşlığı sunmaktır” diye konuştu.

RÖPORTAJ: MELİHA AKAY

İlk kitabınız olan Adı Sende Kalsın, Kanadı Bende ile edebiyatımıza giriş yaptınız. Peki; neyin adı bizde yani okurda kalsın? Şiir kitabı olarak elimize alıyoruz; şiir mi şiirsel yeni bir tür denemesi mi?

Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim. İlk kitabımın röportaj yolculuğuna sizin gibi değerli bir isimle başlamak, benim için harika ve çok anlamlı bir başlangıç oldu.

Aslında her insanın içinde sakladığı, zaman zaman fısıldamaktan bile çekindiği, telaffuz ettiğinde canını acıtan ya da yüzünü güldüren gizli bir ‘isim’ vardır. Bu isim bazen yarım kalmış bir hikaye, bazen hiç söylenmemiş bir veda, bazen de çok özlenen bir geçmiş olur… Adı Sende Kalsın dediğimde, etiketlerin ve unvanların gürültüsünden kaçıp, bir sessizlik limanına sığınma çabasını anlatmak istedim. Dünyalık telaşlarla var olmaya çalışanları ve sadece ‘kabukla’ (dış görünümle) ilgilenenleri kendi isimsiz boşluklarında bırakmak adına atılmış bir adımdır.

İstedim ki okur, sayfaları çevirirken kendi kalbindeki o gizli duyguyu bulsun ve onunla özdeşleşsin. İşte bu gizli duygu, kitabın ‘Adı Sende Kalsın’ kısmını ifade ediyor. Kanadı Bende” kısmı, hislerin gökyüzünde serbestçe süzülmesini sağlayan o kanatları, yani kelimeleri üstlendiğimi anlatıyor. Aslında bu, saf bir tutuşun hikayesidir. Hiçlikte kaybolmayı görev sayanların, iyiliği yaşam nefesi görenlerin ve sessizce bir gönle akanların yanında durma sözüdür. İsimleri sakladım ki geriye sadece iyiliğin sonsuz yankısı ve kalbin saf niyeti kalsın. Kanatlar bende kalabilir; yeter ki o uçma hissi ve özgürlük duygusu okura eksiksiz bir şekilde geçsin.

İlk eserimin türünden bahsedersek, elinizde tuttuğunuz bu çalışma daha çok içsel olarak hazırlanmış, şiirsel bir tür denemesidir. Kelimelerin o büyüleyici ritmini ve şiir tadındaki esintisini kaybetmeden, duyguları biraz daha özgür bırakmak istedim. Amacım okura damağında şiir lezzeti bırakan, ruhunu dinlendiren samimi bir yol arkadaşlığı sunmaktır.

Kitabı ilk elime aldığımda dikkatimi çeken diliniz oldu. Ki benim çok önemsediğim bir kriter. Gerek sosyal medya gerekse amacı olmayan niteliksiz yayınlar yüzünden dilimiz yabacı sözcüklerle kirlenmekte. Hızla. Sizin arı duru diliniz bilinçli bir tercih mi yoksa okurluktan yazarlığa geçerken kendiliğinden mi oluştu?

Günümüzde dilimizin uğradığı erozyon ve kelimelerin hoyratça harcanması benim de içimi sızlatan bir konu. Sadece yazarken değil, hayatın her anında kelimelerin büyüsüne ve gücüne inanan biriyim. Gündelik yaşamımda da sosyal medyada da kurduğum cümlelerin özenli, temiz ve duru olmasına gayret ederim. Çünkü insan, konuştuğu, yazdığı dil ile kalp ve akılda iz bırakır. Dolayısıyla bu arı duru dil, yapay bir çabayla sonradan giyilmiş bir elbise değildir. Kelimelere duyduğum saygının ve hayatı yaşama biçimimin sayfalara sızmış doğal bir yansımasıdır.

Bilinç akışı tekniğini ne kadar kullandınız şiirlerinizde? Bazılarında belirgin olsa da tümü için geçerli değil çünkü.

Kalıpların değil, kendi ruhumun akışını dinledim. Zihnimden geçen düşünceleri, çağrışımları ve duyguları, tıpkı zihinde belirdikleri o karmaşık haliyle doğrudan okuyucuya aktarmak istedim. Yazım sürecinde tamamen bir ‘bilinç akışı tekniği’ uyguladığımı söyleyemem. Evet, bazı bölümlerde o tekniğin getirdiği özgürlükten, kelimelerin kâğıda filtresiz dökülmesinden çok keyif aldım. Kitabın bütününe bakıldığında da  tamamen bilincin kontrolsüz akışına da teslim olmak istemedim.

Ben buna teknik bir isim koymaktansa, ‘kendi iç akışım’ demeyi tercih ediyorum. O süreçte çok heyecanlı, bir o kadar da ne dediğini bilmek isteyen bilinçli bir çaba içindeydim. Satır aralarına serpiştirmek istediğim duygular, vermek istediğim mesajlar vardı. Kelimeleri tamamen başıboş bırakmadım. Kendi iç dünyamın akışına, kalbimin ritmine uygun şekilde, zarif bir düzenle harmanlamaya çalıştım. Kalıplara sıkışıp kalmak yerine, kendi ruhumun akışında, okura dokunacak o doğru frekansı bulmayı seçtim.

Ateş Başında Öz ile Hasbihal… Başlık bu. Ateşin başında izledik ömrü; nasıl da yanıp kül oluyor her şey vakti gelince… Elementler her şeyi yok eder, diyecek olursak ateş hem yok eden hem de insanı olgunlaştıran (hamdık, yandık, piştik) bir güç müdür?

Ateş sadece yok eden, yakıp kül eden bir unsur değildir.Aynı zamanda muazzam bir dönüştürücü, bir başlangıç ve insanı adım adım olgunlaştıran kutsal bir güçtür. Tıpkı bir ‘ney’ gibi… Bilirsiniz, ney de o kor ateşle dağlanıp içi boşaldıkça, o acı veren süreçten geçtikçe o büyüleyici, ruhu yakalayan sesine kavuşur. Bizim hikâyemiz de tam olarak bu.

Dünya gözüyle bakıldığında vakti gelen her şey yanıp kül oluyor, her şey yokluğa akıyor gibi görünebilir. Ama ben o ateşin başında ömrü izlerken, bu yok oluşun içindeki asıl ‘var oluşu’ ve olgunlaşmayı vurgulamak istedim. İnsan o ateşte düşe kalka, yana yana pişiyor. Bu olgunlaşma yolculuğunda ilerlerken, yangının içinde dünya hırslarını, egoları ve bizi aşağı çeken ne varsa bir kenarda bırakmayı öğreniyor.Böylece küllerimizden yeniden var oluyoruz.

Burada sormak isterim. Tasavvuf etkisi epeyce hissediliyor. Bir arayış mıdır bu yoksa kitabın merkezini oluşturan ben’den hiçe doğru yürüyen kervanın ayak sesleri gibi tasavvuf deryasına dalış mıdır?

Ben bu yolculukta kendime büyük tanımlar koymaktan kaçınırım. ‘Tasavvuf deryasına daldım’ gibi iddialı cümleler kurmaktan da hep uzak durdum. Ben sadece o deryanın kıyısında yürüyen, oradan ruhuna damlayan suları kelimelere dökmeye çalışan bir yolcuyum. Tasavvuf benim için sonradan öğrenilen bir edebi akım ya da kitaba sonradan eklenmiş bir tema değildir. Bir yaşam biçimi, bir nefes alma şeklidir. En önemlisi de insanın kendi özünü, o saf halini bulma arayışıdır.

‘Benden hiçe doğru yürüyen ayak sesleri…’ Evet, bu kitap aslında o sessiz ayak seslerinin bir yankısı. Hepimiz bu dünyada büyük iddialarla, egolarla, ‘ben’liklerle büyüyoruz. Oysa asıl mucize, o ‘ben’i eritip ‘hiç’liğin o huzurlu deryasına dalabilmekte. Kitabımın temel amacı; bu felsefenin ışığında buradan geçip giderken bir yerlerde bir gönle dokunabilmek, bir kalpte ufacık da olsa iyileştirici bir iz bırakabilmek ve dünyadaki iyiliği kelimelerle yayabilmektir. Eğer okur, o ‘hiç’liğe doğru yürürken benim kelimelerimi kendine yoldaş ederse, bu benim ilk kitabımdan alabileceğim en büyük, en kutsal ödül olur.

Görünmez Şafak Şarkısı, en güçlü ve vurucu olanlardan biri. Çöpçü sözcüğünü kullanmadan bir günlük yaşamını anlatabilmek için nereden yola çıktınız?

‘Görünmez Şafak Şarkısı’ benim için sadece bir metin değil, hayata ve emeğe karşı duyduğum o derin saygının bir aynasıdır. Yıllar önce duyduğum ve o günden beri adeta kendime yaşam ilkesi edindiğim, ruhuma kazınan muazzam bir söz vardır: ‘Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse; Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup: Burada işini dünyanın en iyi yapan çöpçüsü yaşıyormuş desin.’

Bu söz kalbimde o kadar büyük bir yer etti ki… Hayatın koşturmacası içinde yanından geçip gittiğimiz, varlıklarını kanıksadığımız ama aslında dünyayı güzelleştiren o sessiz kahramanlara, o görünmez emekçilere kelimelerimle sarılmak istedim. Metinde ‘çöpçü’ kelimesini özellikle kullanmadım. Çünkü unvanlar ve etiketler insanı sınırlandırır. Ben o işin ardındaki sanata, adanmışlığa ve ruhun asaletine odaklanmak istedim. Onların her sabah o sokakları süpürürken aslında sessiz ve görünmez bir melodi çaldıklarını hissettim. Bu yazıyla, o kutsal emeğe kendi dilimce en içten saygımı sunmak ve bu dünyada o güzel insanlara dair kalıcı, onure edici bir iz bırakmak istedim. İlk kitabımda bu görünmez şarkıyı duyurabilmiş olmak, benim için kelimelerle tarif edilemez bir mutluluk.

“Şiirsiz yaşamak imkansız. Benim için yaşamak sıra dışı bir imge aramaktır.” der. Alain Bosquet! Siz nasıl tanımlarsınız? Şiir ve yaşamak deyince… 

Bana göre şiir; insanın en saf, en filtresiz duygularını özgürce haykırabilme alanıdır. Toplumsal ve bireysel bir ihtiyaçtır şiir. Çünkü insan bazen düz cümlelerle anlatamadığı o koca dünyayı, küçücük bir his dalgasıyla bir başkasının kalbine akıtmak ister. Şiir; ruhu özgür bırakıp yaşamak istediğimiz benliğe ya da başka dünyalara açılmak için çıkılan bir yolculuktur.

Yaşamak ise sadece nefes alıp vermekten çok daha ötesidir. Benim için yaşamak; bu fani dünyadan göçüp gittiğimiz gün dahi arkamızda kırık kalpler değil, güzel izler ve sevgi dolu anılar bırakabilmektir. Hani o ilk soruda konuştuğumuz; hırslardan arınıp “hiç”e yürürken bir gönülde yer açma meselesi var ya… İşte yaşamak, tam olarak o izi büyütebilmektir.

Özetle; şiir benim için o hissi aktarmanın en özgür yolu, yaşamak ise şiirdeki o hissin canladırmanın ve o hazzı yaşama çabasıdır.

Aşkınlık kavramı da göze çarpıyor şiirlerinizde. Dar Patika başlıklı şiirden yola çıkarsak eğer nasıl yaşarsınız ve sonrasında olağana dönüş nasıl olur sizin evreninizde?

‘Aşkınlık’ kelimesi ilk başta çok büyük ve uzak bir kavram gibi görünebilir. Aslında insanın kendi içindeki o bencil ‘ben’i aşarak, bütüne ve öze ulaşma çabasıdır.

‘Dar Patika’ şiirim tam da bu yolculuğu anlatıyor. Dünya hayatı; hırslarla, egolarla, sadece kendini düşünen insanların yarattığı karmaşayla dolu. Gündelik hayatta bencilce hırsların peşinden koşarken, aslında yürüdüğümüz o yolları çakıl taşlarıyla, canımızı acıtacak dikenlerle dolduruyoruz. ‘Aşkınlık’ denilen şey; ruhun o dikenli yollardan, o dar patikalardan geçerek tüm bu hırsları geride bırakabilmek ve aşabilmektir.

O yüksek duygudan sonra ‘olağana’, yani gündelik hayata dönüşüm nasıl oluyor? Ben o aşkınlık evreninde kalıp dünyadan kopmuyorum. Tam aksine, oradan aldığım ışığı bu dünyaya taşımaya çalışıyorum. Benim yaşamak istediğim ve kelimelerimle kurmaya çalıştığım evren; insanların birbirine el uzattığı, hoşgörünün ve sevginin herkesi sarmaladığı, ‘ben’ kavgasının bitip ‘biz’ ve ‘bir’ olabildiğimiz bir yerdir.

Büyük Eşitlik… Yine bir başlık. Peki sizi ilk kez tanıyacak okurlar için eşitlik, adalet, varoluş, ben’i arayış için ne söylersiniz?

Beni bu kitapla ilk kez tanıyacak olan sevgili okurlarıma, kalbimin en saf köşesinden sıcak bir “Merhaba” demek isterim.

Eşitlik ve adalet kavramlarını çok uzaklarda aramaya gerek yok. Yol kenarındaki bir çeşmeyi düşünün… Yanından geçen insanın zengin mi fakir mi, unvan sahibi mi yoksa kimsesiz mi olduğuna bakmaz. Kendisine uzatılan her avuca aynı serinliği, aynı şifayı, aynı faydayı sunar. İşte benim dünyamda hayatın içindeki eşitlik tam olarak budur. Ayrımcılık yapmadan, etiketlere bakmadan, sadece “insan” olduğu için herkese aynı samimiyetle ve sevgiyle akabilmektir. Ve bu akışın nihayetinde bizi bekleyen o mutlak, o en büyük eşitlik vardır. Ölüm… Mezarlıklar, dünyanın tüm sahte hiyerarşilerini yıkan en adil meydandır. Toprağın altına girdiğimizde ne unvanların bir hükmü kalır ne de biriktirdiğimiz sarayların. Zengin de fakir de aynı toprağa sarılır, aynı sessizlikte eşitlenir. Hayat bir çeşmeyse, ölüm o çeşmenin döküldüğü ve herkesi aynı kılan o sonsuz deryadır.

Varoluş ve o gizemli “Ben”i arayış meselesine gelirsek… Bu; tek bir doğrusu olmayan, her ruhun kendi gökyüzünde kanat çırptığı eşsiz bir serüvendir. Herkesin yolu, yokuşu, patikası farklıdır. Önemli olan o yolun nereye çıktığı değil, o arayış yolculuğunun bizzat kendisidir. İnsan o yola düştükçe, o yolda yorulup olgunlaştıkça aslında adım adım kendi özünü, yani gerçek kendini bulur.

Bu kitapla okurlarıma vermek istediğim en büyük mesaj da budur. Hayatın geçici hırslarından, bizi ayıran etiketlerinden sıyrılıp bir çeşme gibi karşılıksız akabilmek; ölümün o mutlak eşitliğini unutmadan yaşayabilmek ve o kendi içimizdeki dar patikalarda yürürken, günün sonunda kendi saf varoluşumuzla, yani özümüzle kucaklaşabilmek.

Exit mobile version