Sayın Nikbay’dan habersizce köşesinde yayınladığımız son yazıdan beri haber alınamıyor! Gazetemizdeki köşesi de boynu bükük, imgesiz, metaforsuz boş duruyor. Çalışma masasının üzerindeki not defterini açık bırakılmış hâlde bulduk. Kalemi yere düşmüştü. İnsan ister istemez düşünüyor.Acaba yazarken mi buharlaştı? Belki de kendini ciddiye almayı o kadar abartılı bir noktaya getirdi ki ortadan tamamen kayboldu!
Onu en son kıyı şeridinde, Piyasa Caddesi civarında görenler olmuş. Elinde not defteri, paslanmış korkulukları inceliyormuş. Aynen öyle! İnsanların yanından yürüyüp geçtiği, martıların bile üzerine konmayı şöyle bir düşünüp vazgeçtiği, çünküsü belediyenin uzun süredir boyatmayı unuttuğu şu paslı demirler… Peki gidip de paslı demirlere dokunmasının, onları yakından incelemesinin manası neydi ki Sayın Nikbay’ın? En fazla “şu demirleri boyasalar da şu çirkin görüntü düzelse, ilçemiz güzelleşse…” diye yazar geçersin. Ama Sayın Nikbay o! Ellerini paslara sürer, iç çürümeler gelir aklına, üç metafor daha kurdum diye buruk buruk gülümser, ufuktaki iki kayalığın arasından açık denize açılan boşluğa dalar gider…
Odasında bulduğumuz son yazının başlığı da neyin üzerine ciddi ciddi, uzun uzun düşünmekte olduğunu kanıtlıyor. “Sarıyer’in Paslı Demirleri” başlığını okuyunca bir sevindik doğrusu. Geçen haftaki yazımız etkili oldu da kendine çeki düzen verdi sandık. Nihayet artık gerçek bir mesele yazıyor sandık. Çünkü gerçekten kötü durumdadır o korkuluklar. Kanıksadığımızdan mıdır nedir yanından geçip giderken hiç garipsemeyiz. Kazara elbisemiz, elimiz dokunsa söylenmeye başlarız. Bazı noktaları lime lime dökülmüş hâldedir. Sanki deniz kenarına değil de terk edilmiş fabrika hattına ait görüntülerdir bunlar. İnsanın bir kere dikkatini çekti mi artık o görüntü içine yerleşir.Gözünün önünden gitmez artık. Başka bir şeye de baksanız yine pas görürsünüz. Sanki bir ihmalin yanından geçiyormuş gibi hissediyorsunuzdur artık.
Tamam dedik, işte bu.İşte tam da halkın içinden bir konu!Ama yok…Yine dayanamamış, daha ilk paragrafta başlamış: “Demirler paslanmıyor aslında. Şehir, unutulmuşluktan bir iç çürümeyi dışarı vuruyor.”Bakınız, böyle yazmış… İşte tam burada yine Sayın Nikbay ile yollarımız ayrılıyor bizim! Çünkü biz bir iç çürüme falan değil,bildiğimiz pası sadece görüyoruz! Deniz tuzu yemiş demir görüyoruz. Bunun metafiziği mi olurmuş!? Zımparala, astarını at, boya, geçer gider o zaman pas! Ama her şeyi illa ki insan ruhunun bodrum katına bağlayacak!
Bir başka yerde şöyle yazmış:“İnsanlar artık korkuluklara yaslanmıyor. Çünkü kimse çürüyen bir şeye sırtını vermek istemez.”Olur mu Sayın Nikbay!?İnsanlar korkuluğa neden yaslanmıyor biliyor musunuz? Kıyafetleri kirlenmesin diye yaslanmıyor! Bu kadar basit. Eline pas bulaşmasın diye dokunmuyor! Bu kadar somut bir gerçek bu. Her şeydekırık bir varoluş aramak zorunda mısınız gerçekten? Somutları soyut sulara atmak zorunda mısınız?
Yine de yarım kalmış yazınızı okuduktan sonra gidip baktık o demirlere. Hatta uzun uzun, dikkatlice baktık sizin gibi. Gerçekten onlara kimsenin dokunmadığını fark ettik. İnsanlar kıyı boyunca paslı demirlerin yanından yürüyüp geçiyordu.Ama sanki o pas, itiraf edelim ki gerçekten başka bir şeye aitmiş gibiydi. Bunu fark edince biraz ürperdik doğrusu!
Biraz sonra yaramaz bir çocuk elini sürmek istedi paslı demirlere. Annesi hemen uyardı:“Dokunma oğlum, paslı işte. Görmüyor musun?” Yarım kalmış yazınızdaki ayrım düştü aklımıza: görülen paslar ve görülmeyen paslar… İşte tam da bundan korkuyoruz Sayın Nikbay! Siz ortadan kaybolduğunuzda cümleleriniz kalıyor geride. İnsan bir süre sonra kendinden şüphe etmeye başlıyor. Bir bakmışız, sizin gibi konuşur oluyoruz. Bir bakmışız, kendimizi paslı demirlerin tadına bakarken buluyoruz…
Sarıyer’de hangi cümlenin Sayın Nikbay’a ait olduğu bilinmiyor artık. Çünkü kendisi hâlâ bulunamadı. Belediye ekipleri paslı demirleri ne zaman boyar? Bu da bilinmiyor…
Ne çok bilinmezlik!

