Ebru Gökçeler

Dost dediğin

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hayatımıza giren herkes bir iz bırakır. Kimi içimizi ısıtır, kimi gölgemizi ağırlaştırır. Dostluk dediğimiz bağ ise çoğu zaman kendiliğinden kurulur ama kendiliğindenlik içinde de zamanla bizi yoran bir hale dönüşebilir. Sonra bir bakarız; bizi en çok yıpratan, en çok tüketen ilişkilerin “en yakınlarımız” diye tanımladıklarımız olduğunu fark ederiz.

Bazı dostluklar vardır…

Konuşurken omuzlarımız düşer, içimiz daralır ama yine de kopamayız. Çünkü bir zamanlar güzeldi. Çünkü bir zamanlar gülüyorduk. Çünkü onca şey yaşadık. Oysa yılların hatırı bazen yılların ağırlığına dönüşür.

Yoran dostlukların ortak bir sessizliği vardır. Kimse dile getirmez ama herkes hisseder. Bir taraf sürekli ister, diğer taraf sürekli verir. Bir taraf sürekli dağıtır, diğer taraf sürekli toplar. Zamanla denge bozulur; ilişkide eşitlik yerini görünmez bir yük paylaşımına bırakır. Bir noktada, kendi duygularını korumak bile suçluluk hissettirir insana.

Bir dostluğu bitirmek, bir sevgiyi bitirmek demektir. Yorulduğunu söylemek, sanki karşı tarafın bütün emeğini, inkar etmekmiş gibi gelir. O yüzden çoğumuz, sessizce kırılır, sessizce tükenir ve sessizce de uzaklaşırız.

Yoran dostluklardan adım adım uzaklaşmak, kimseye kötülük değildir. Bu ruhun kendini koruma refleksidir.

Evet, vedalar zordur. Ama yoran dostlukların bittiği yerde, gerçek dostlukların nefesi başlar.

İyi gelen dost kalabalıkların arasında bir nefes olur. Bir mesajıyla günü hafifletir, bir kahve buluşmasıyla tüm ağırlığı alır. Yanında olmak bile iyi gelir.

Böyle dostluklar gösterişli değildir. En zor zamanınızda yanınızda beliriverir. Ne hesap sorar, ne şikayet eder, ne de suçlar. Sadece halinizi anlar. Zorlamaya, rol yapmaya gerek kalmaz. Olduğunuz halinizle sevilirsiniz; eksikleriniz, fazlalarınız, kırık yerlerinizle…

Ve belki de en kıymetli yanı şudur; İyi gelen dost, yormaz. Kıyaslamaz, yarışmaz, hesap tutmaz. İlişkiyi dengede tutmaya çalışmazsınız çünkü zaten dengededir. Samimiyet, nezaket ve sadelik üzerine kuruludur.

Ve hayat, iyi gelen dostla her zaman biraz daha yaşanabilir hale gelir.

İyi ki dediğimiz dostluklara…

***

AŞK MI, STRATEJİ Mİ?

Aşklar değişti…Ya da biz, aşkın anlamını kaybettik.

Eskiden aşklar daha sade, daha cesurdu. Şimdi ise ilişkiler, stratejilerle yönetilen birer satranç oyununa döndü. “Önce kim yazdı”, “iki saat cevap yazma”, “ilk mesajı o atsın” Sevgi artık kalple değil, taktiklerle yol alıyor.

Kadınlar daha güçlü, daha ayakta şimdi. Erkekler duygularını göstermekten korkar olmuş. “Duygusal” etiketi erkekler için hala bir zayıflık göstergesi sayılıyor. Kadınlar ise, fazla duygusal olmakla suçlanıyor.

İki tarafta yoruluyor. Herkes bir şeyleri saklıyor ama en çok da kendini.

Peki, biz ne zaman bu kadar savunmaya geçtik?

Aşk neden bu kadar hesap kitap işine döndü?

Elbette aşk tamamen teslimiyette değildir. İnsan kendi değerini bilir, sınırını çizer. Ama bu özsaygı, karşı tarafı yönetme çabasına dönüştüğünde, ilişki çürümeye başlar.

Ne kadar çok strateji varsa, o kadar az güven vardır. Ne kadar çok taktik varsa, o kadar çok korku vardır.

Belki de bu yüzden artık ilişkiler uzun süre dayanmıyor. Herkes akıl oyunlarında kazanmaya çalışırken, kimse kalpten köprü kurmayı denemiyor.

O yüzden…

Mesaj geldiğinde sevindiysen cevap ver. Özlediysen söyle. Merak ettiysen ara. Korkuyorsan açıkça paylaş. Çünkü duygular saklandıkça güçlenmez, sadece körelir.

İlişkiler birer mücadele değil, dayanışma olmalı. Kim kimi daha çok sevdi, kim daha az emek verdi değil. Kim kalbine sadık kaldı, kim kendini sevgiyle birlikte büyütebildi, mesele bu…

Stratejilerle dolu aşklar, kısa koşular gibidir. Doğallıkla yaşanan aşklar ise birer uzun yol hikayesi.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.