Son yıllarda okullarda artan şiddet olaylarını yalnızca “disiplin sorunu” ya da “gençlerin öfkesi” gibi yüzeysel açıklamalarla ele almak, meselenin derinliğini gözden kaçırmamıza neden oluyor. Bir klinik psikolog olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Şiddet, çoğu zaman bir davranıştan çok bir iletişim biçimidir. Ve bu iletişim, duyulmayan, bastırılan ya da anlamlandırılamayan duyguların dışavurumudur.
Bir çocuk ya da ergen neden şiddete başvurur? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Ancak klinik gözlemlerim bana şunu gösteriyor: Şiddet, çoğunlukla çaresizliğin maskelenmiş halidir. Kendini ifade edecek sağlıklı araçlardan yoksun kalan birey, bedenini ve eylemlerini bir dil gibi kullanmaya başlar. Yani aslında bize bir şey anlatıyordur. Fakat biz çoğu zaman yalnızca “ne yaptığına” odaklanır, “neden yaptığına” kulak vermeyiz.
Modern eğitim sisteminin önemli bir açmazı da burada ortaya çıkıyor. Akademik başarıya yapılan vurgu, duygusal gelişimin çoğu zaman geri planda kalmasına neden oluyor. Oysa duygularını tanımayan, düzenleyemeyen ve ifade edemeyen bir çocuk, sosyal ilişkilerde zorlanır; bu zorlanma ise zamanla öfke, dışlama ve nihayetinde şiddet olarak karşımıza çıkabilir.
Aile dinamikleri de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Çocuğun evde maruz kaldığı iletişim biçimi, okulda kurduğu ilişkilerin temelini oluşturur. Sürekli eleştirilen, görülmeyen ya da duygusal olarak ihmal edilen bir çocuk, kendini değerli hissetmenin alternatif yollarını arar. Bazen bu, güç gösterisiyle; bazen de başkaları üzerinde kontrol kurma çabasıyla kendini gösterir.
Öte yandan dijital dünyanın etkisini de göz ardı edemeyiz. Şiddetin normalleştiği, hatta kimi zaman ödüllendirildiği içeriklere sürekli maruz kalmak, özellikle gelişim çağındaki bireylerde gerçeklik algısını dönüştürebilir. Empati kapasitesi zayıflarken, başkasının acısı sıradan bir görüntüye indirgenebilir.
Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek isterim: Şiddeti önlemek için yalnızca cezai önlemlere odaklanmak yeterli değildir. Hatta çoğu zaman bu yaklaşım, sorunu daha da derinleştirir. Çünkü ceza, davranışı bastırabilir; ancak o davranışın arkasındaki duygusal ihtiyacı ortadan kaldırmaz.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle okulları yalnızca akademik bilgi aktarılan kurumlar olarak değil, aynı zamanda duygusal gelişim alanları olarak yeniden düşünmemiz gerekiyor. Psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, öğretmenlerin duygusal farkındalık konusunda desteklenmesi ve öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri güvenli alanların oluşturulması kritik önem taşıyor.
Ayrıca çocuklara erken yaşlardan itibaren duygularını tanıma, ifade etme ve düzenleme becerileri kazandırılmalıdır. Bu, bir “lüks” değil; ruh sağlığının temelidir.
Son olarak şunu söylemek isterim: Şiddeti yalnızca kınamak, onu anlamamızı sağlamaz. Anlamadığımız bir şeyi ise dönüştüremeyiz. Eğer gerçekten okullardaki şiddeti azaltmak istiyorsak, davranışın ardındaki sesi duymaya cesaret etmeliyiz.
Çünkü bazen en yüksek sesle konuşan şey, aslında en derin sessizliktir.

