**Darbe Hukuku Üzerine …
12 Eylül geçti…
Takvim yaprağı değişti.
Tanklar kışlaya döndü.
Bildiri sustu.
Ama bazı zihniyetler emekli olmadı. Sadece üniformasını çıkarıp kravat taktı.
Çünkü darbelerin en büyük marifeti tank yürütmek değildir.
Asıl marifet, tank gittikten sonra hukuka yürüyüş yaptırmaktır.
Önce insanı “sakıncalı” ilan edersin.
Sonra şehirden sürersin.
Sonra işini elinden alırsın.
Sonra sınavı kazandığı hâlde hakkını vermezsin.
Sonra hakkında soruşturma açarsın. Sonra dosya hazırlarsın. Sonra dosyada suç bulamazsan…
Merak etme!
Suçu bulacak birileri mutlaka bulunur.
Olmadı?
İsim benzerliği vardır.
Olmadı?
Bir ihbar vardır.
Olmadı?
“Devletin güvenliği” dersin.
O da olmadı? Bir şeyler mutlaka bulunur. Çünkü bazı dönemlerde hukuk şöyle çalışır: Önce hüküm verilir, sonra gerekçe aranır. Vatandaş sorar:
— Suçum ne?
Devlet:
— Dosyada yazıyor.
— Dosyayı görebilir miyim?
— Henüz hazırlanmadı.
— Peki beni neden sürüyorsunuz?
— Tedbir.
— Neyin tedbiri?
— Henüz bilmiyoruz.
İşte darbe hukukunun kara mizahı budur:
İnsan önce mağdur edilir, sonra mağduriyetinin hukuki gerekçesi icat edilir.
Bir genç düşünün…
Suçu yok.
Ama “sakıncalı.”
Evi yok.
Çünkü “sakıncalı.”
Dostu yok.
Çünkü selam vermek bile bazen siyasi faaliyet sayılabilecek kadar pahalı.
Sınav kazanıyor.
Ama hakkını alamıyor.
Çünkü diploması var, fakat sistemin istediği etiketi yok. Askerlik şubesine gidiyor. İsim benzerliğinden gözaltına alınıyor.
İnsan bazen kendi adından bile şüphe eder hâle geliyor: “Acaba ismim de mi sakıncalı?” Ve bütün bunların ortasında adam hâlâ:
“Devlet benim devletimdir.” diyor.
“Vatan benim vatanım.” diyor.
“Bayrak benim bayrağım.” diyor.
“Ezan benim ezanım.” diyor.
Boynunu eğiyor.
Sabrediyor.
Hizmete devam ediyor.
**”Çünkü onun devletle kavgası yok.**
Onun kavgası, devlet adına yapılan haksızlıklarla. Asıl trajedi de burada başlıyor. Çünkü devlet başka şeydir, devlet adına hareket ettiğini söyleyen kişi başka. Ama bizim bazı dönemlerde bu ikisini ayırmak yasakmış gibi davranıldı. Devlet eleştirilemez denildi. Sonra devlet adına yapılan yanlışlar da eleştirilemez oldu.
Derken ortaya tuhaf bir denklem çıktı: Devleti koruyacağız diye vatandaşın hakkını ezdik.
Sonra vatandaş ezilince:
“Devlet güçlendi.” dedik.
Yok arkadaş!
Bu devletin güçlenmesi değil.
Bu, vatandaşın küçülmesidir. Güçlü devlet vatandaşını döven devlet değildir. Güçlü devlet, elindeki güce rağmen vatandaşına dokunmadan durabilen devlettir. Çünkü elinde cop olan herkes güçlü görünür. Asıl güç, **copu kullanabilecek kudrette olup hukuku tercih etmektir.**
Bir de şu **“makbul vatandaş”** meselesi var.
Devletin vatandaşa verdiği karne:
İtaat: Tamam.
Sorgulama: Yok.
Muhalefet: Yok.
Fikir: Fazla.
Merak: Şüpheli.
Hak talebi: Tehlikeli.
Eleştiri: Sakıncalı.
Sonuç: Makbul vatandaş!
Ne güzel sistem!
Vatandaşlığın yeni tarifi: “Düşünme, başına iş gelmesin.” Fakat hukuk devletinde vatandaşın makbul olması gerekmez. Hukuk karşısında eşit olması yeterlidir.
Çünkü hukuk devleti:
“Beni seviyor musun?” diye sormaz.
“Kanun önünde hakkın nedir?” diye sorar. Asıl komik olanı biliyor musunuz? Dün “sakıncalı” dediğin insanı bugün “sayın” diye çağırabiliyorsun. Dün suçlu ilan ettiğine bugün protokol koltuğu verebiliyorsun. Dün “memlekete zararlı” dediğine bugün “demokratik siyaset aktörü” diyebiliyorsun. Peki dün yapılan yanlış ne oldu? Buharlaştı mı? Hayır. Sadece siyasi iklim değişti. İşte burada insan soruyor: Demokratikleşme bu mudur? Dün kelepçeyi sen takıyorsun, bugün başkası takıyor. Dün sen “makbul” diyorsun, bugün başkası “makbul” diyor. Dün senin listen var, bugün onun listesi var. Dün senin fişin var, bugün onun dosyası var. Sonra adına: “Yeni Türkiye” diyoruz. Yahu kardeşim! Yeni olan ne? **Kelepçenin sahibi değişmiş; bileğin özgürlüğü değişmemiş.
** Darbeye karşı olmak kolaydır. Tankın önüne çıkarsın. Bildiriye karşı çıkarsın. Üniformaya karşı çıkarsın. Asıl mesele bundan sonra başlar: Hukukun önüne kim çıkacak? Çünkü darbe sadece tankla gelmez. Bazen bir listeyle gelir. Bazen bir fişle. Bazen bir “sakıncalı” damgasıyla. Bazen bir soruşturmayla. Bazen bir tayin emriyle. Bazen bir mahkeme salonunda susan vicdanla. Bazen de: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” diyen toplumla. İşte o zaman darbe tankını geri götürür; zihniyetini evde bırakır. Hukuk devletinin ölçüsü şudur:
**Bugün iktidarda olanın hakkını, yarın muhalefette olduğunda da koruyabiliyor musun?**
**Bugün sevmediğinin hakkını, yarın sevdiğinin hakkı kadar savunabiliyor musun?**
**Bugün sana yapılan haksızlığa gösterdiğin tepkiyi, dün senin yaptığın haksızlık için de gösterebiliyor musun?** Gösteremiyorsan… Sen hukuku değil, sıranı savunuyorsun. O zaman demokrasi gelmemiştir. Sadece nöbet değişmiştir. Dünün mağduru bugün muktedir olmuş, ama elindeki eski defteri kapatmak yerine yeni isimler eklemiştir. İşte bunun adı: Darbe zihniyetinin iktidar değiştirerek yaşamasıdır. Ya Rabbi! Bize öyle bir devlet nasip et ki, vatandaş devletinden korkmasın. Devlet de vatandaşını düşman görmesin. Mahkeme iktidarın gölgesinde kalmasın. Kanun dostuna başka, düşmanına başka uygulanmasın. Bir insanın kaderi, siyasi etikete bağlanmasın.
Bir vatandaşın geleceği, bir memurun kanaatine teslim edilmesin. Ve kimse sabah yatağından kalkarken: “Bugün makbul vatandaş mıyım?” diye düşünmesin. Çünkü hukuk devletinde vatandaşın makbulü olmaz. Vatandaş vardır. Hak vardır. Hukuk vardır. Adalet vardır. Ve devlet, bütün bunların üstünde değil; bütün bunların güvencesidir.
Son söz şu olur: Darbe tankla gelir, hukuksuzluk dosyayla.
Tankı kışlaya gönderirsin; dosyayı zihinden sökmezsen darbe bitmez. Üniforma çıkar, kravat takılır. Bildiri susar, “usul” konuşur. Kelepçe görünmez, ama insan yine özgür değildir. İşte gerçek hukuk devleti, devletin vatandaşına “Bana itaat et.” demesiyle değil; “Ben de hukuka itaat ediyorum.” diyebilmesiyle başlar. Yoksa geçmiş olsun… Darbe bitmiştir ama darbecilik emekli olmamıştır. Sadece kıyafet değiştirmiştir. Ne diyelim: insanlık insanlık hukukunu çiğneyenlerin cehennemde ateşi bol olsun..!

