“Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Mazide muktedirken, bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, istikbale güvenle bakmaya hakkı yoktur.”
Mustafa Kemal ATATÜRK.
“Eskiden emekli olana “Geçmiş olsun.” derlerdi.
Şimdi: “Geçinebilirsen haber ver.” diyorlar.
Eskiden maaş ayı bitirirdi, şimdi ay maaşı bitiriyor.
Emeklilik sistemi öyle bir noktaya geldi ki; hesap makinesi bile “Ben bu hesabı çözemem.” deyip kendini kapatıyor.
Pazara çıkan emekli, etiketlere bakıp sebzelerle vedalaşıyor.
Kasapla göz göze geliyor, ikisi de birbirine “Kolay gelsin.” diyor.
Sonra birileri çıkıp, “Emeklilerimiz başımızın tacıdır.” diyor.
Evet… Tacın üzerinde duruyorlar; ama sofranın başında oturamıyorlar.
*Şaka güldürür. Gerçek ise yalnızca düşündürür.*
*Emeklilerin içine düştüğü durumu düşünebiliyorsanız, halâ insani vasıflara sahipsiniz demektir.!*
*Emeklilik sistemi iflas etmiştir. Bu emekli maaşı ile geçinmek mümkün değildir.*
Der ki, meczup:
Vefa kuru sözle olmaz beyim,
İnsanı yaşat ki yaşasın deyim.
Emekliye huzur veremeyen düzen,
Kendi vicdanına versin hükmünü, neylim.
NE EŞKIYAYIZ, NE DE EVLİYA
“Arafta gibi yaşıyoruz..
ne gönlümüz eşkiyalığa razı , ne nefsimiz evliyalığa”
Halbuki; Arafta değiliz, iki tarafa da borçlu bir hayat yaşıyoruz…
Ama bizim ne isyanımız tam, ne itaatimiz sahici.
Bir meczup oturmuş yol kenarına, demiş ki:
“Ben bu milleti çözdüm…
Herkes ya kahraman olmak istiyor ya da ermiş…
Ama kimse adam olmak istemiyor.”
Yanından geçen sormuş:
“Peki sen nesin be meczup?”
Gülmüş:
“Ben mi?
Ben nefsine yenilince ‘insanım’ diyen,
doğruyu görünce de ‘keşke adam olsaydım’ diye iç geçiren taraftayım…”
Sonra eklemiş:
“Bizim derdimiz araf değil,
biz iki kapıyı da aralık bırakmışız…
Ne içeri giriyoruz, ne dışarı çıkıyoruz.
Rüzgâr kimden eserse, ona göre sallanıyoruz.”
Kıssadan hisse:
Eşkıyalık cesaret ister, evliyalık sabır…
Bizde ikisi de yarım olunca,
ortaya “mazeret ehli” bir millet çıkıyor.
Bizler, Arafta falan değiliz…
Orası en azından dürüst bir bekleyiş yeridir.
Biz bildiğin ikiyüzlü bir konfor alanında yaşıyoruz.
Bir başka meczup çıkmış kürsüye, bağırıyor:
“Ey ahali!
Siz ne eşkıyasınız ne evliya…
Siz fırsat buldukça eşkıya,
yakalanınca evliya kesilenlersiniz!”
Kalabalık homurdanmış:
“Abartma be meczup!”
Meczup gülmüş:
“Abartı mı?
Haram yerken ‘kader’ dersiniz,
hesap sorulunca ‘imtihan’…
İşinize gelince dünya,
zorunu görünce ahiretçi kesilirsiniz.”
Birisi dayanamamış:
“Peki çözüm ne?”
“Çözüm mü?
Önce aynaya bakmayı öğreneceksiniz!
Çünkü siz aynayı kırıp yüzünü düzelttiğini sanan bir milletsiniz.”
Sonra son darbeyi vurmuş:
“Ne nefsinizi terbiye ettiniz,
ne de günahınıza sahip çıktınız…
Siz sadece bahaneyi büyüttünüz.
Bu yüzden ne eşkıya kadar dürüstsünüz,
ne evliya kadar temiz…”
Ve eklemiş:
“En tehlikelisi de şu:
Kendini yarım bilen kurtulur…
Siz kendinizi tam sanıyorsunuz.”
İşte asıl felaket burada başlıyor.
Meczubun reçetesi sağlam olmaya sağlam da onu deli olarak nitelendirenler söylediklerini hesaba almıyorlar!
Çünkü; bir yanları eşkıya kendi kendilerine zulmediyorlar…

